Alice in Wonderland (by Calsidyrose)
“Şahende Hanım altmış yaşında olmalıydı.
Elleri kınalıydı.
Bir kiraz sepeti sarsılıyordu
rafta, pencereye yakın.
Dikmişti sepete yuvarlak gözlerini
Derince’den binen gebe kadın.
Sepet Şahende Hanımındı.
Gebe kadının solunda oturan Bayan Emine
fısıldadı cesur
ve biraz da emrederek:
“-Bir iki tutam kiraz verin hanım nine,
tazecik aş eriyor…”
Kızardı ufacık kulaklarının memelerine kadar
eski şapkasının altında gebe kadın.
Fakat Şahende Hanım kımıldamadı.
“Kocakarı herhal sağır,” diye düşündür Bayan Emine ve tekrarladı ricasını
yüksek sesle, daha cesur
ve daha çok emrederek…
Fakat Şahende Hanım aldırmadı.
Gebe kadın titriyordu utancından.
Bayan Emine
kocakarının sağırlığından artık emin
bağırdı Şahende Hanımı dürtüp:
“-Hanım ninen… hu…”
Şahende Hanım
kalın kemikleriyle yeldirmesinin içinden sıyrılır gibi
ağır ağır kalktı yerinden,
indirdi sepeti kınalı elleriyle rafın üzerinden ve açık pencereden dışarı
döktü kirazları.
Sonra boş sepeti eski yerine yerleştirip
ve tekrar kalın kemikleriyle siyah yeldirmesinin içine girip oturdu.
Eski şapkası sarsılarak ağlıyordu gebe kadın.”

Nazım Hikmet hep okunabilen bir şey benim için. Yer, zaman, içinde bulunulan durumlar benim için fark etmiyor. Her seferinde kaybolabiliyorum kelimeler arasında.
Memleketimden İnsan Manzaraları’nı 2007’den beri 3 ya da 4 kere okudum. En son da bu hafta okudum, biraz konuşalım istiyorum buna dair. Size de iyi gelecektir.
Benim kitabım, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış, mavi kapaklı, Ara Güler’in çektiği Nazım Hikmet fotoğrafları bulunan.
Sanırım ben bu kitabı, uzun yolculuklara çıkma arzusunu hissettiğimde elime alıyorum. Çünkü bu bir tren yolculuğu ve satırlar sanki bir trenden dışarıya bakarken gözünüzün önünden akıp giden şehirler gibi dökülüyor, ilerliyor. Nazım neden şiir, uzun bir şiir olarak yazmayı seçmiş memleketinden insan manzaralarını? Bence şiir olarak bıraktığı etki, düz yazının yapabileceğinden çok daha güçlü. Durmuyor, tren tıkır tıkır hep ilerliyor.
Yerel ağızlar, şiveler, nineler, dedeler… Metin kesinlikle ölü değil. Kendine has bir sesi var Nazım Hikmet’inkinden ayrı olarak, kendi başına. Sanki bu insanlar gerçekten konuşuyor, siz de dinliyorsunuz hem de hiç sıkılmadan.
Zaman akışına bakacak olursak hep ilerliyor gibi, trenin yol alışı gibi fakat kişiler üzerinden geri dönüşler, geçmiş zamana göz atmalar var. Kesişmeler de çok ilginç bana kalırsa. Mesela iki tren var. İçlerinde farklı yaşamlar var. Trenin restoranında farklı masalar, her masada konuşulanlar…
Nazım Hikmet’in böyle bir amacı yoktu ya da istese de mümkün değildi diyebilirsiniz ama insan sormadan edemiyor, memleketimizdeki tüm insanlar bunlar mı? Geride kalan, unutulan, gözden kaçan, görmezden gelinenler var mı? Bu soruyu cevaplamayı size bırakıyorum.
Bir önceki yazıda (postta) bir alıntıya yer verdim, kirazlarla ilgili olan. Kitabı her okuduğumda tam da orada kilitleniyorum. Eylemin yoğunluğu, hiç beklemediğiniz bir şekilde gelişmesi. İnanılmaz, tek kelimeyle bana kalırsa. Şuradan bakalım. Gerçek hayat yansıtılmaya çalışılmış diye varsayalım. Sizce bu gerçek mi? Evet gerçek ama bana çok sıradışı geliyor yine de. Hani sanki kitap boyunca akış olağan haliyle devam ederken aralarda bu kiraz olayına benzer şekilde kırılmalar oluyor. Hani gerçeklikten uzaklaşma amacıyla değil de sanki sivri uçlar gibi.
Üzerine o kadar çok söylenecek söz var ki Memleketimden İnsan Manzaralarının, birazını da size bırakmak istiyorum.
Bu kadar.

Bu seferki kitap söyleşisinde en yakın ve en eski arkadaşlarımdan biri ile yapmaya karar verdim. Eminim siz de onu en az benim sevdiğim kadar seveceksiniz. Ama her şeyden önce birazcık onunla tanışma hikayemizden bahsetmek istiyorum. Gerçek fotoğraf koyma fikrine alışamıyorum, Neva aşağı yukarı yukarıdaki kıza benziyor ama o genelde bu kadar çok takı takmıyor (:
Yıllardan 1996. İzmir’de bir anaokulu. Bir kız var, elma gibi yanakları, poposuna kadar sarı saçları var. Elbiseleri hep pembe. En sevdiği şey boyama yapmak. En sevmediği, her sabah düzenli olarak serviste kusmak. Diğer kız, esmer, kısacık kıvır kıvır saçları var. En sevdiği çiçek toplamak. En sevmediği ısıran böcekler. Bir oyuncak. Kedi. Paylaşılamıyor. Önce sarışın ağlamaya başlıyor, sonra da esmer basıyor feryadı. Sonra yıllar geçiyor. Artık paylaşamadıkları tek şey, dostlukları.
Okuyan Kedi: Hello Neva, naber?
Neva: Çok resmisin, hayrola?
OK: An itibariyle ciddi bir röportajın baş kişisisin de ondan. Hazır mısın?
N: Hazırım!
OK: O zaman adettendir, kendini tanıtarak başla. Olur mu?
N: Tamam. Öncelikle herkese merhaba! Blogun bir okuyucusu olarak röportajda da yer almak pek hoş, darısı başınıza. Evet başlıyorum. Ben Neva. Londra’da yaşıyorum. Bir şirketin kurumsal iletişim bölümünde çalışıyorum. Antropoloji aslında mezun olduğum bölüm. Kendimi araştırmama vermeden önce biraz özel sektörde çalışmam gerekti çünkü araştırmam bununla ilgili. Bu kadar, sen sor ya böyle zormuş insanın kendini anlatması.
OK: İyi gidiyordun aslında. Neyse tamam. Şimdi genel olarak kitaplardan, okuma alışkanlıklarından bahsedelim istiyorum. Bana göre son derece sıradışı bir okur tipisin.
N: Neden sıradışıymışım?
OK: Burada soruları ben sorarım! Bence sıradışı çünkü takip etme, gerilere doğru iz sürme özelliğin var. Sen bahsetsene bundan biraz.
N: Evet orası öyle biraz. Okuduğum kitapta diyelim başka bir kitap ismi geçiyor, genelde hatta her zaman o kitabı da okurum. Resme bir bütün olarak bakmak hoşuma gidiyor sanırım. Bilmiyorum belki de antropoloji eğitimim yüzünden böyle oldum. Hep bir şeyleri birbiri ile bağlamayı istiyorum, bunun önüne geçemiyorum.
OK: Peki sana bir zararı var mı bu alışkanlığın? Okumanın zararlısı olmaz da, olumsuz bir yanı diyelim.
N: Açıkçası biraz fazla yoruluyorum bazen. Mesela çoğu insan eline bir kirap alır, amaç keyifli vakit geçirmektir. Ben de keyifli vakit geçiriyorum fakat farklı olarak kitabı elime almamla birlikte boş beyaz kağıtlar, post-itler, kalemler de beraberinde geliyor. Sanki her kitap olası bir araştırma konusu benim için. Ben mutluyum tabi böyle ama bazen işte bir metinde çok derinlere inip kaybolduğumu hissettiğim de oluyor.
OK: Ben aslında bu soruların yanıtını elbette biliyorum 15 senedir tanıdığım için ama okurlar da tanısın seni diye sorucam yine de hepsini (: Bu dediklerin üzerine sanki senin okuyacağın kitaplar hep çok dolu dolu olmalı gibi bir izlenim bıraktın. Mesela hiç mi sadece okumuş olmak için bir bestseller almıyorsun? Hep bir şeyler öğretmeli, ufkunu mu açmalı kitaplar?
N: Doğrudan evet dersem okurlar benden nefret eder sanırım ne didaktik bu kız diye (: Hem evet hem hayır. Sanırım farklı türden kitaplara farklı yaklaşıyorum. Yani mesela kitapçılardaki çok satan raflarındaki kitapların %95’i ile bir Çehov ya da Pavese kitabını bir tutulmasını beklemek mantıklı değil zaten. Yani ben bir kitaba başlarken az çok ne ile karşılaşacağımı biliyorum, bu yüzden büyük beklentilere boşu boşuna kapılmadığım için de hayal kırıklığına uğramıyorum, pek.
OK: Son derece açıklayıcı oldu bence. Peki şimdi konuyu değiştiriyorum. Bizim gibilerin, hatta bizim kuşağın bile diyebilirim sanırım artık, hele kitap sevenlerin sorunlarından biri de şu. Aslında o kadar büyük ve içinden çıkılmaz sorunların arasında buna sorun demek dahi naiflik oluyor ama olsun. Mesela sen de ben de evimizden uzaktayız. Kitaplıklarımız da bizimle beraber hareket halindeler ama elbette hepsi değil. Senin durumun daha da fena çünkü sen orada bir sürü kitap alıyorsun ama buraya getirmen zor oluyor. Sonra mesela ben bazen aniden sırf aklıma düştüğü için ya da bir yazı için bir kitaba bakmak istiyorum ama o kitapla aramda yüzlerce kilometre olunca bu mümkün olmuyor. Ne diyorsun bu duruma?
N: Kesinikle tam da senin dediğin gibi. Ülkeye döneceğim zaman bu kadar kitabı ne yapıcam diye şimdiden kara kara düşünmeye başladım bile. Göçebe hayatı sürdürünce insanın her yerde mini kitaplıkları oluşuyor. Bir de bence şu çok ilginç. Hani hayatınızın belirli bir döneminde sadece bir parfümü kullanırsınız, sonra parfüm değiştirirsiniz, e tabi hayatınızda da değişimler olur. Sonra ne zaman o eski kokuyu duysanız, o günleri en baştan yaşar gibi oursunuz. Aynı şey şarkılar için de geçerlidir. İşte bu mini kitaplıklara bakınca ben de aynı şeyi yaşıyorum. Bunalımlar içinde geçen ayların Sylvia Plath’ları, neşeli günlerin fantastik edebiyat örnekleri… Kişisel tarihlerimiz kitap seçimlerimizde, kitaplıklarımızda saklı bana kalırsa.
OK: Öyle kesinlikle. Londra’da yaşıyorsun, bu mükemmel bir şey olmalı. Geçen sene geldiğimde her şey mükemmeldi. Londra kitapçılarından bahsetsene biraz. Belki okurlarımızdan birinin yolu düşer, rehberleri ol şimdiden.
N: Londra’da yaşamak gerçekten güzel bir şey. Bu yaş için iyi ama 10 sene sonra hala burada olmak ister miyim, bimiyorum. Kitapçılara gelirsek, bu konuda tek kelimeyle cennet gibi bir şehir. Ben genelde pazarları sabah kahvaltı sonrasında çıkıyorum. Sırf vitrin baksam da yetiyor. Detaylı kitap alışverişleri için iş çıkışlarını tercih ediyorum. Bookmarks bu aralar en sık uğradıklarım arasında. Bir de bildiğin gibi bu aralar Cambridge’e çok sık gidiyorum, oradaki küçük ama sevimli kitapçılar da son derece iyi.
OK: Bu aralar neler okuyorsun? En son bıraktığımda Rus Edebiyatı içinde iyice kaybolmuştun.
N: Hala öyle. Şu an Elif Batuman’ın Ecinniler kitabını okuyorum. Batuman gerçekten çok başarılı ama nedense Türkiye’de yeteri kadar tanınmıyor.
OK: Bence de öyle. Bu soru da adetten oldu artık, şu an masanın üzerinde yer alan kitapları söyler misin?
N: Şu an öğle arasındayım. Yemeğim erken bitti, şimdi bir şeyler okuycam. Ecinniler evde, şimdi A.S. Byatt’ın A Biographer’s Tale kitabı var. Evliya Çelebi ile karşılaşmak ayrı hoş oldu bu kitapta. Öneririm size de. Masamda da senin önerin üzerine aldığım Woolf’un Jacob’s room var. Bir de bür sürü kalem, kağıt, iş araç gereçleri.
OK: Kitap alışverişlerininasıl yapıyorsun peki?
N: İnterneti çok zorunda kalmadıkça kullanmıyorum. Türkçe kitapları ise gelirken getiriyorum. Geri kalan her kitabı da elimle özene bezene seçiyorum.
OK: Peki sen kitap okurken nasıl bir ortamı tercih ediyorsun. Biraz Londra’nın o kasvetli havasından bahset bize. Sen seversin zaten öyle havaları, ben de…
N: Ah evet! Buranın havası suyu tam bana göre. Evimi çok seviyorum. Gördün sen de. Küçük ama sevimli. Sıcak bir yuva adeta (: En sevdiğim yeri de kocaman pencerenin içine yerleştirdiğim yastıklarım. Sessiz yerleri seviyorum ben sanırım. Bir de Geniş kolları olan, içine gömülebildiğim açık mavi koltuğum. Evet sessiz yerlerde çok dinlenerek okuyabiliyorum fakat kafelerde ya da açık havada da okumama engel olan bir şey yok. Hepsinin yeri ayrı.
OK: Mükemmel bir söyleşi oldu. Hatta devamını getirmeliyiz bence. Sorulacak bir sürü soru var daha! Çok teşekkürler tatlım.
N: Ne demek, her zaman. Görüşmek üzere!

Bazı kitaplar yanlış anlaşılmaya, anlaşılmamaya mahkum sanırım. Frankenstein da bu kitaplardan sadece biri.
Daha önce Twitter’dan duyurmuştum, Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu’nun (http://genderforum.sabanciuniv.edu/ ) düzenlediği Kadın ve Edebiyat konuşmalarına gidiyorum. Kadın yazarların kitapları üzerinden gidiyoruz, hem bu kadınları hem de yazdıklarını konuşuyoruz. İlk haftanın kitabı, Mary Shelley, hatta tam adıyla Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’nin Frankenstein adlı kitabıydı. Konuşmacı, 2 sene önce bir dersini alarak tanıdığım ve büyük olasılıkla dünya üzerindeki en tatlı, nazik ve bilgili kadınlardan biri olan Deniz Tarba Ceylan’dı.
Ben Frankenstein’ı 2 sene önce bir ders için, orijinal dilinde okumuştum ve kendimi o kadar cahil hissetmiştim ki. Bir kere canavarın/yaratığın adını Frankenstein sanan gruba dahildim. Hollywood’un kötü uyarlamalarından tanıyordum bu iblisi. Kitabı okuyunca, belki size biraz cinsiyetçi bir yaklaşım gibi gelecek fakat bir kadının böyle bir metni 1818 yılında yazmasına çok şaşırdım, hayret ettim.
Bir kitabı araya belirli bir süre ki tercihen 1-2 sene en azından koyarak tekrar okumak o kadar farklı bir deneyim ki. Yıllar içinde dikkatinizi çeken şeylerdeki değişimi görmek pek hoş. Ben bu sefer İthaki Yayınları’ndan çıkan Frankenstein’ı okudum. Şimdi de önce biraz yazardan, sonra da kitaptan bahsetmek istiyorum.
Cumartesi günü konuşma esnasında Deniz Hanım, bir kitabı yazarından bağımsız olarak incelemenin kesinlikle doğru olan olduğundan bahsetti ve hemen ardından ekledi, maalesef Frankenstein’de bunu yapmak imkansızdı. Çünkü yazar ve metin arasında öyle noktalar vardı ki, kesişmeleri görmezden gelmek olmazdı. Bu nedenle önce Shelley’nin hayatından bahsetmek istiyorum.
Mary Shelley, İngiliz entelektüel bir aileye doğmuş. Annesi, feminizm ile ilgilenen herkesin bileceğinden emin olduğum Mary Wollstonecraft. Bu ateşli feminist, dönemi için son derece marjinal bir hareketle kızına evlilik bağı dışında hamile kalmış ve ne yazık ki bebeğin doğumundan sadece 10 gün sonra ölmüş. Annesiz büyüyen herkes gibi, bunun izleri oldukça bariz Shelley’nin kitabında. Entelektüel bir aile ve çevre içine doğmuş olsa da Mary klasikleşmiş üvey anne tipinden kaçamamış ve dönemin ünlü anarşist düşünürlerden biri olan babasına sığınmış, onun kütüphanesinden faydalanmış. Daha sonra, kendisi de evli bir adama aşık olup hamile kalmış ve bu hamileliği öğrenen eş, intihar etmiş. Bunun sonucunda Marry Shelley, soyadını aldığı şair Percy Shelley ile evlenebilmiş. Tam emin olmamakla beraber, sanıyorum ki 5 çocuk dünyaya getirmiş ancak bu çocuklardan ancak bir ya da ikisi yaşamış. Bir kadın olarak hayat verdiği çocukların kayıpları da onu derinden sarsmış. Şair eşiyle birlikte, Lord Byron’ın da dahil olduğu entelektüel çevrelerde yer almış ve Frankenstein da böyle bir oturum sırasında ortaya çıkmış. O yıl patlayan bir yanardağ sebebiyle, yaz pek yaz gibi geçmemiş, kötü hava koşulları nedeniyle herkes evlere kapanmış. Eşi ve birkaç arkadaşı ile geçen bu gecelerden birinde herkesin bir korku hikayesi yaratması fikri ortaya atılmış. Mary Shelley’nin başlarda aklına bir şey gelmese de gecesine gördüğü rüya sonucunda Frankenstein, yani ilk bilimkurgu örneklerinden biri olarak kabul gören bu metin ortaya çıkmıştır.
Türkçe baskısında neden kitabın tam adı kullanılmamış acaba? Kitabın tam adı Frankenstein, The Modern Prometheus. Prometheus’un hikayesini bilenler vardır belki aranızda. Benim bildiğim şöyle, Prometheus’un toprağı üfleyerek yaratıklar yaratma kabileyeti vardır. Sonra yarattığı bu yaratıklara ateşi getirmek ister ve getirir. Ancak buna sinirlenen Zeus, Prometheus’u cezalandırır. Cezası ise, bir tepeye bağlanan Prometheus’un kara ciğerini sürekli bir kartal yiyecektir. Ancak her gece karaciğer kendiliğinden büyüyeceğinden, ceza sonsuza dek bu ıstırap içinde devam edecektir. Shelley’nin Modern Prometheus’u kullanmasının sebebi ise bana kalırsa çok açık. Az sonra her şey netliğe kavuşacak.
Frankenstein, yaratığın/iblisin/canavarın artık siz ne demek isterseniz, onun yaratıcısı. Yaratan. Ölü parçalardan son derece canlı, hisleri olan bir şey yaratmış. Ve yalnızlığa mahkum etmiş. Bana kalırsa o ölü kolların bacakların birleşmesi anı değil canavarın yaratıldığı an. O an sadece bir yaratık meydana geliyor. Yalnızlığa terk edildiğinde ise, işte tam da o zaman bir canavar çıkıyor ortaya.
Bu kitap üzerine konuşulacak o kadar fazla şey var ki, maalesef aralarından birkaçını seçeceğim.
Öncelikle kitaptaki kadın karakterlerden bahsedebiliriz, ki zaten sayıca azlar ve pasiflikleri nedeniyle daha da az hissettiriyorlar kendilerini. Genele bakıldığında Safiye haricinde hepsi cinsiyetlendirilmiş kalıplara uygun olarak sakinler, ağırbaşlılar ve en önemlisi sabırlılar. Sorgulamıyorlar, kendilerine verilen bilgi onlara her zaman yetiyor. Safiye de sıradışı bir karakter bana kalırsa. İlk başta farklı geliyor, babasına kafa tutmuş diye ama biraz incelenince onun da çok farklı olmadığı görülüyor. Bir de kitap boyunca aileler hep parçalanmış. Bir zamanlar iyilermiş, mutlularmış, zenginlermiş ama artık durum değişmiş. Burada Shelley’nin kendinden bir şeyler kattığı bariz.
Bana kalırsa bir diğer önemli nokta şu ki günümüzde de buna hala inananlar var… Mesela kadınlar eziliyor diyoruz, hak etmedikleri muamelelere tabi tutuluyorlar diye tepki gösteriyoruz. Ama sanki kaynak tek. Sanki sadece erkekler yapıyor gibi. Bu bence son derece yanlış. Kadının üzerinde çok katmanlı bir denetim/baskı mekanizması var ve buna erkekler, din, devlet vb. birçok yapı dahil. Mesela Justine örneği. Haksız bir suçlamayla karşı karşıya kalıyor. Din adamı suçu kabul etmesini öğütlüyor. Kadının sesini ne devlet, ne erkekler ne de dinin otoriteler duyuyor. O zaman da aynı, şimdi de.
Gelelim yaratığa. Ben hep çok üzüldüm onun için, kitap boyunca. Yalnız kalmak. Hepimizin korkusu değil mi? Ben mesela, çok korkarım yalnız kalmaktan. Yalnızlığın bir yerden sonra tepkiye ve ardından yıkıma dönüştüğünü görebiliyoruz bu kitapta. Ve Victor, Victor Frankenstein. Yaratığın yaratıcısı. O birçok kez uyarılsa da hiçbir şey onu durduramıyor. Tanrı’nın gücünün üstünde görüyor kendini ve yaratan oluyor. Ama gücün kontrolünü kaybetmesi ile beraber onun cezalandırılması da başlıyor. En sona o kalıyor. Ölene dek neredeyse sevdiği herkesin ölümünü izlemek zorunda kalıyor. Acıların en büyüğü. Hak ediyor mu peki? Bilmiyorum.
Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap, Hollywood’un kalitesiz yeniden yeniden uyarlamalarına kanmadan.

“Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır.”
Bu yazı da birazcık geç kaldı ama kusura bakmayacaksınız artık. Bazı zaman mutluluktan ağzımı toplayamamaktan, bazen de derslerden başımı kaldıramamaktan yazamıyorum kitap yazılarını.
Jane Austen benim için ilk defa tanışılacak yazarlardan biriydi. Önyargılı yaklaşmadım. Gurur yapmadım. Teori patlaması yaşayan dersler arasında böylesine “genç hanımlar için yazılmış bir kitap” okumak bana iyi gelecekti. Geldi de.
İngiliz romancı Jane Austen’ın (1771-1817), hayatı anlatılırken nereye bakarsam bakayım sade ve gözlerden uzak bir yaşamdan bahsedilmiş. Acaba gerçekten öyle miydi? Bunu bilme şansımız artık olmasa da bu kadının aklında olup bitenlerin pek sade, yalın olduğunu söylemek zor. Böylesine iyi bir gözlemcinin eminim ki o renkli hayat sahibi kadınlardan bin kat daha keyifli ve maceralı bir iç dünyası olmuştur. Gurur ve Önyargı, Austen’ın ikinci romanı. Benim aklımaAnna Karenina ile Gurur ve Önyargı hep aynı anda düşerler, neden bilmem. Fakat şundan eminim ki, bu iki romanı okumadan, romanın ne demek olduğunu bilmek biraz zor, hatta epey zordur. Jane Austen aslında kendi yaşadığı çevreden yola çıkarak gözrdüklerini anlatıyor. Başarısının sırlarından biri de bu sanırım.
Gurur ve Önyargı daha önceki baskılarında Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş. Hatta Can Yayınları’nın basımı halen bu ismi taşıyor sanırım. Benim kitabım İş Bankası Yayınları’ndan, adı da Gurur ve Önyargı. Çeviren de Hamdi Koç.
Gelelim kitaba. Dediğim gibi, hayatın içinden gelen, kadınlarla ilgili bu kitap beni yormadı ve bu aralar aradığım şey de bu sanırım. Kadınlar hakkında yazılanları okumayı seviyorum. Eğer yazar da bir kadınsa, bildiğim kadarıyla onun hayatıyla aradaki bağları görmeyi de seviyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki, hiçbir zaman bir Jane Austen hayranı olamayacak kadar acı gerçeklerden hoşlanıyorum sanırım. Pembe tüller, yakışıklı erkekler, kırlar, uçuşan etekler benim için biraz fazla şey. Şey…
Ben bu kitabın Elizabeth’ini sevdim. Çünkü ben espri yeteneğine sahip kadınları ve erkekleri seviyorum. Mizah duygusuna sahip olmak, gülebilmek, güldürebilmek hep akıl işi. Ve bunu Elizabeth gibi yapabilenlere bayılıyorum. Mr.Darcy ile olan ilişkisi bundan güzel belki de. Sıradan bir kadın değl. Şimdi söylecek diye tahmin ettiğiniz cümlelerin hiçbiri ağzından çıkmıyor. Sizi şaşırtıyor. Bence Jane Austen’ın da kişiliği aşağı yukarı Elizabeth’e benziyordu. Kim bilir belki onun da kendine ait bir Mr.Darcy’si vardı. Kim bilir…
Kitabın olay örgüsüne bakılacak olursa, dönemi içinde oldukça sık karşılaşılan bir şablon. Bunda olağanüstü bir durum yok yani. Balolar var. Sosyalleşebilme imkanları oldukça sınırlı. İyi eşler bulmalı güzel kızlar. Anneler bu konuda çok titiz. Bir de dönemin miras işleri de kadınların yanında değil. Kızlar mirastan kesinlikle pay alamıyorlar. Bu nedenle yakışıklı, zengin ve kibar erkekler ile evlenmeliler, bekar kalmayı seçerlerse de bir nevi sığıntı olarak abilerinin evlerinde yaşamak zorundalar. Yani tüm o ahenkli toz pembe tabloların altında oldukça büyük sıkıntılar da yatıyor.
Ben biraz da anneden bahsetmek istiyorum. Beş tane kızı var. Kendi sinirleri de pek sağlam değil. Maddi sorunlar içindeler. Bilmiyorum, ben çok acıdım bu kadına. Gerçekten. Görgüsüz ve bayağı oluşu ve bu tavrının insanları çekinmeden dile getirebilecek kadar sinir etmesi. Bir de Austen karakter yapılandırması konusunda oldukça iyi. Karakterler siyah ya da beyaz değil. En sevmediğiniz karakter yeri geliyor öyle bir şey söylüyor ki, hak veremeden yapamıyorsunuz. E zaten gerçek hayatta da böyle değil midir? Bazı insanları severiz, tek sözleri bizi onlardan uzaklaştırır,; bazılarını sevmeyiz bir şey derler fikirlerimizi değiştirirler.
Kadınlara gelecek olursak, bana kalırsa romanın geçtiği zaman diliminde kadınların akıl sağlıklarının yerinde olmasını beklemek biraz saçma. Çünkü çok fazla baskı var üstlerinde. Çok kısıtlı görüşmeler sonrasında evlenecekleri adamları seçiyorlar, çoğu zaman da sevmedikleri adamlar ile bir ömür gerçirmek zorunda kalıyorlar. Bizler epey şanslıyız sanırım. Bir de sanki her şey tiyatro sahnesindeymişçesine yaşanıyor. Saçlar hep düzgün ve yapılı, elbiseler hep güzle ve yeni. Ben kendime bakıyorum da, ne zaman çok düzgün görünmem gereken bir etkinliğe katılsam o kadar fazla geriliyorum ki kendimden tamamen farklı bir insan olup çıkıyorum. Bir de sanki bu kitapta gözler hep kadınların üzerinde. Hep izleniyormuş hissi ile yaşamak zor olsa gerek. Çünkü eğer bekarsanız olasıklardan birisiniz. Bir birey, bir kadın değil de bir olasılık. Bu çok fena bence.
Deniz Hoca bize şeyden bahsetti, hani başta bir alıntı var, her erkeğin bir eşe ihtiyaç duyduğuna dair, işte o çok ironik aslında. Bence de haklı. Şöyle ironik. Aslında her erkeğin bir eşe ihtiyacı olduğunu söylemeye çalışmıyor Austen, her varlıklı erkeğin damat adayı olduğundan bahsediyor. Tamam kadınların hayatı zor bu dönemde, hayatlarını yapacakları evlilikler belirliyor ama erkeklerin yaşadıklarının da bundan kalır yanı yok bence. Zengin olmalılar, kültürlü olmalılar, yakışıklı olmalılar vs. Yoksa herhangi bir erkek olmaktan kaçışları yok. Aynen kadınların da başka kaçışları olmadığı gibi.
Bence vakit bulursanız, bu kitabı okuyun. Seversiniz, sevmezsiniz size kalmış. Denemeye kesinlikle değer. Hele ki aşka tekrar inanmayı her şeyden çok istiyorsanız.
Konuşma esnasında ve sonrasında, tüm bunları bana düşündürten Deniz Tarba Ceylan’a teşekkür ederim.

“Mr.Bingley’in ablasına gösterdiği ilgiyi gözlemlemekle meşgul olan Elizabeth kendisinin de onun arkadaşının gözünde ilgi odağı haline gelmekte olduğundan şüphelenecek durumda değildi. Mr.Darcy ilk başta onun güzel olduğunu bile kabul etmemişti; baloda ona hayralık duymadan bakmıştı; bir dahaki karşılaşmalarında ise ona sadece eleştirmek için bakmıştı. Ama kızın yüzünde tek bir güzel taraf olmadığını kendisine ve arkadaşına söylemesiyle kara gözlerindeki harikulade ifadenin o yüzü olağandışı zeki kıldığını görmeye başlamasıyla neredeyse bir oldu. Bu keşfi aynı şekilde dikkat dolu başkaları takip etti. Eleştirel bir gözle bakınca biçiminde birden fazla simetri kusuru bulduysa da görüntüsünün aydınlık ve iç açıcı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı; tavırlarının sosyete tavırları olmadığını tespit etmesine karşın o tavırların rahatlığına aklı takıldı. Elizabeth bunların farkında değildi; -Darcy onun için sadece kendini hiçbir yerde sevdiremeyen ve onu dans edecek kadar güzel bulmayan adamdı.”
- Jane Austen, Gurur ve Önyargı.

“Antik Mısır uygarlığında kesinliği, ruhların tartıldığı terazinin kefesinde dara olarak kullanılan bir tüy simgeliyordu. Bu hafif tüyün adı, adalet tanrıçasının adıyla aynıydı: Maât. Maât’ı gösteren hiyeroglif, aynı zamanda bir uzunluk birimini (standart tuğlanın 33 santimetrelik uzunluğunu) ve flütün temel tonunu gösteriyordu.”
Italo Calvino, Amerika Dersleri.
“Sözel anlatımdan sürekli olarak kaçan bir şeyi yakalamak üzere dile karşı girişilen savaşımın en anlamlı örneğini Leonardo da Vinci’de buluruz: Leonardo’nun not defterleri daha zengin, daha incelikli ve daha kesin bir anlatım arayışı içinde dille, ifade gücünden yoksun, çapraşık bir dille girişilen savaşımın olağanüstü bir belgesidir. Gerçek yapıt son biçiminden değil, bu biçime ulaşmak için girişilen çabalar dizisinden oluştuğu için, Francis Ponge bir düşüncenin değişik işlenişlerini birbiri ardı sıra yayımlıyordu; buna karşılık Leonardo için bir düşüncenin değişik işlenişleri, bir bilgi aracı olarak yazıda gösterdiği çabaların ve yazmayı tasarladığı bütün kitaplarda onu yayımlanacka bir metnin tamamlanmasından çok, araştırma sürecinin ilgilendirdiğinin bir kanıtıdır. Nesneler ya da hayvanlar üzerine yazdığı bir dizi kısa fablde olduğu gibi, Leonardo’nun temaları da zaman zaman Ponge’unkileri andırır.
Ateş hakkındaki öyküyü alalım, söz gelimi. Leonardo bize öykünün hızlı bir zötini verir: Kendisi “daha yüksek” bir öğe olduğu halde, tenceredeki su onun üzerinde durduğu için gücenen ateş alevini durmadan artırır, sonunda su kaynamaya başlar ve taşarak ateşi söndürür. Sonra Leonardo bu özeti üç bitişik sütuna yazıp, hepsi de yarım bırakılmış üç taslak halinde geliştirir; her defasında yeni ayrıntılar ekler öyküye, nasıl küçük bir kor parçasından odunun boşlukları arasında ilerleyen bir alevin yükseldiğini, çıtırdadığını, büyüdüğünü betimler. Ama çok geçmeden en basit öykde bile anlatılabilecek ayrıntıların sınırı olmadığını fark ederek yarım bırakır yazdıklarını. Mutfağın ocağında alev alan bir odun parçasının öyküsü bile kendi içinde büyüyüp sonsuz hale gelebilir.”

“Söz, tıpkı uçurumun iki ucu arasında gerilmiş bir kurtuluş köprüsü gibi, görünür izle, görünmez şeyin, eksin olan şeyin, arzulanan ya da korkulan şeyin arasında bağlantı kurar.”
Italo Calvino, bana kalırsa, Türk okurunun çok sevdiği yazarlardan. Ben daha önce hiç bu yazarın kitaplarından birini okumamıştım. Açıkçası halen okuduğumu iddia edemem çünkü birazdan bahsedeceğim kitap bir denemeydi ve bana kalırsa bir yazarı gerçekten tanımanın en iyi yolu, deneme olmayan herhangi bir türde verdiği eserini okumaktan geçiyor.
Calvino okumak nereden aklıma geldi? Aldığım edebiyat dersinin ilk hafta okumalarında Calvino’nun siyaset ve edebiyat ile ilgili kaleme aldığı çok güzel bir yazı vardı. Sonra dedim ki, neden okumuyorum? Daha önce bahsettiğim gibi, okula tekrar başlamamla akademik havaya çoktan büründüm bile ve edebiyat teorisine dair kitaplar okumaya çalışıyorum sıklıkla. Bu nedenle de bir denemesini aldım Calvino’nun, Amerika Dersleri.
Kitabın temelinde yatan şey başlı başına mükemmel. Kitabın en başında da belirtildiği üzere, 6 Haziran 1984’te Calvino, Charles Eliot Norton Poetry Lectures’ı sunmak üzere Harvard Üniversitesi tarafından resmen davet edilmiş. 1985-1986 akademik yılı boyunca, altı konferanslık bir diziden oluşan konuşmaların baş kişisi olacaktır. Bu konuşma serileri zamanında T.S. Eliot, Igor Stravinsky, Jorge Luis Borges, Northrop Frye, Octavio Paz gibi ünlü isimlere önerilmiş. Calvino’ya teklifin gelmesiyle birlikte ilk kez bir İtalyan yazara da önerilmiş olmuş. Daha sonra kitap haline gelmesi planlanan bu konuşmalara Calvino “Six Memos for the Next Millenium” (Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri) adını uygun görmüş. Acıklı olansa, şu an elimdeki kitapta sadece beş öneri var. Altıncı öneri daha anlatılamadan Calvino hayatını kaybetmiş.
Italo Calvino Küba doğumlu bir İtalyan. 1923 yılında doğmuş. Komünist Parti üyeliği yapmış. Kurmaca yazarlığı ile tanınıyor. Özellikle 1950’li yıllarda fantezi ve alegoriye yönelmiş. 1960 yılında yayınlanan Atalarımız adlı kitabıyla İtalyan Edebiyatının en önemli isimlerindne biri haline gelmiş. 1985 yılında, Siena’da geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetmiş.
Siena, belki de yeryüzünde ölmek için en güzel yerlerden biri.
Benim kitabım, daha doğrusu kütüphanenin kitabı Can Yayınları’ndan çıkmış. İlk baskısı 1994 yılında yapılmış. Çevirmen, Kemal Atakay. Calvino’nun Can Yayınları’ndan çıkan daha birçok kitabı var. Sanırım Yapı Kredi de yayımlıyor Calvino kitaplarını.
Gelelim kitaba. Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri. Hafiflik, Hzılılık, Kesinlik, Görünürlük, Çokluk. Son ders yok. Kitaptan bahsetmeden önce çevirmenin önsözünden kısa bir parça okuyun istiyorum:
“Bence Amerika Dersleri’nin en ilginç yönlerinden biri, postmodern edebiyatın en önemli temsilcilerinden sayılan Calvino’nun da edebiyatı değerlendirmeden Hümanist söylemi benimsemesidir. Roland Barthes’ın belirttiği gibi, edebiyat dilin ‘faşist’ yapısını kırabilen, bozabilen, onunla oynayabilen tek alan, tek özgürlük alanı iken, edebiyat eleştirisi hep modernist kimliğe bürünmek zorunda kalıyor. Doğası gereği eleştiri, merkezsizliği merkezliliğe, düzensizliği düzene, rasyonel olmayanı rasyonel olana dönüştüren bir söylem.”
Calvino’nun bu altı öneriyi titizlikle seçtiği oldukça aşikar. Bu önerileri destekleyecek alıntılar ve anıların bir araya getirilmesi epey zamanını almıştır büyük olasılıkla. Konuşmaların girişinde de amacını şöyle özetliyor:
“Edebiyatın geleceğine olan güvenim, kendine özgü araçlarıyla ancak edebiyatın verebileceği şeyler olduğunu bilmemden kaynaklanıyor. O nedenle, bu konferansımı, edebiyatın öncelikle önemli bulduğum kimi değerlerine, niteliklerine ya da kendine özgü özelliklerine ayırmak, bu değerleri yeni bin yıl açısından değerlendirmek istiyorum.”
Amaç mükemmel. Anlatım, Calvino’nun dili de bir o kadar öyle. Ancak ben tam aradığımı bulamadım sanırım bu kitapta. Öncelikle yer yer çok sıkıldım. Bahsi geçen önerilerin neredeyse tamamının İtalyan Edebiyatından örneklerle okuyucuya/dinleyiciye açıklanıyor olması beni metinden biraz uzaklaştırdı. Evet, örneklenen metinden incelenecek olan kısıma yer veriliyor kitapta fakat ben kendimi çok rahat hissedemedim, çünkü İtalyan Edebiyatına gerçekten de çok uzağım. Tabi ki de, benim bildiğim eserler üzerinden örnekler verilmeliydi, o zaman çok severdim demeye çalışmıyorum. Açıkçası ben Calvino’nun kendi fikirlerini okumayı tercih ederdim. Bu kadar metinler üzerinden gidilmeseydi en azından benim için daha okunabilir olabilirdi.
Eğer bu tür denemeler ilginizi çekiyorsa, Calvino’nun kitaplarını okudunuz ve sevdinizse ve o yaratıcı dehanın neleri temel alarak şekillendiğini görmek istiyorsanız, okumanızı öneririm.